![]() |
| |||||||
Yusuf ile ZüleyhaTasavvuf kategorisinde açılmış olan Yusuf ile Züleyha konusu , YUSUF İLE ZÜLEYHA Hoş bir akşam vakti, diyarı gurbetten sesleniyorum sizlere…. Bir sengine yekpare acem mülkünün feda edildiği güzel bir mekandan… Üstad ne güzel söylemiş….. Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; ... |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
09-28-2008, 10:03 AM
| #1 (permalink) |
| Üye ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: Aug 2008 Bulunduğu yer: K a h p e D ü nY a N ı N P a r L a y a N K o R s a N ı -----
Mesajlar: 5.348
Tecrübe Puanı: 694557 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | YUSUF İLE ZÜLEYHA Hoş bir akşam vakti, diyarı gurbetten sesleniyorum sizlere…. Bir sengine yekpare acem mülkünün feda edildiği güzel bir mekandan… Üstad ne güzel söylemiş….. Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul... Her ne kadar bazıları İstanbula dönüşünü sevse de, Ankaraya gönül vermek benim bambaşka bir sevdam…. Giremez onun kalbine her şairi azam… Ankara bugün de ağlıyor dünkü gibi, Alışamamıştı yokluğuna tıpkı benim gibi, Sokaklarda çağlayanlar oluştu aynı gözlerimdeki gibi, Dostlar bile fayda etmedi; çünkü sevmişim seni deli gibi... Düşünüyorum da, her bir insan ayrı bir alem, ayrı bir gezegen sanki….. Bazısı çorak, bazısı kurak…. Ama bazıları da mümbit arazilere sahip…. Ya da eşsiz yeraltı ve yerüstü zenginliklere … Her insan büyük bir alemdir. İnsan düşünceden ibarettir. Geri kalan et ve sinirdir. (Hz. Mevlana) Yine düşünüyorum da, şehirler de tıpkı insanlar gibi nev-i şahsına münhasır ruh ve beden yapılarıyla ait oldukları medeniyetin canlı birer organizmaları gibiler…. Kiminin bedeni sağlam olsa da ruhu hasta…. Kimi hem ruhen hem de bedenen marazda ….. Kimi var ki, bedenini yitirmiş olmakla birlikte ruhunu bütün gücüyle haykırmakta…. Ama kimileri de var ki; asil ve heybetli duruşunu ince bir ruh zevkiyle meczedip ayın ondördü gibi parlamakta … Şehirleri, fiziki mekanların matematiksel toplamından ibaret sanmak ne büyük yanılgı…. EVET DOSTLAR !!.. SÖYLEMEK İSTEDİĞİM ŞU Kİ; MİSAFİRİM BUGÜN DE İSTANBUL AKŞAMLARINA…. İSTANBUL AKŞAMLARINDAN GÜL YÜZLÜ DOSTLARA MERHABA…. Hadi şimdi çok eskilere doğru bir yolculuk yapalım…. Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından. Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Mısır’ın parlak seheri Züleyha'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı. Gece gül bahçesinde ararken seni Gülden gelen kokun sarhoş etti beni Seni anlatmaya başlayınca güle Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi… Birden bir meczub, ehil aslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha'nın tahtırevanının önüne dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedenini anlamak istedi. Gözlerini kaldırarak Züleyha'nın yüzüne bakmaya başladı meczub. Züleyha, dedi, sevindir beni. Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti. Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna ama meczup oralı bile olmadı. Züleyha, dedi, sevindir beni, bana gülümse. Başka bir şey istemem. Züleyha, bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı, Mısırın en güçlü komutanını. Usulca gülümsedi... Gülüşün bir rüzgardı kuşların kanadına binip giden Kuşların uçma merakına senin gülüşlerin neden… Züleyha gülümsedi, açıldı bütün beyaz zambaklar, bütün bahçelere bahar geldi. Züleyha gülümsedi, mamur sarayların ve yıkık sarayların kentinde bütün dilenciler bir eşi daha bulunamayacak devletle donandılar. Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin, geldiği gibi çekiliverdi. Gün biter gülüşün kalır bende Anılar gibi sürüklenir bulutlar Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır Yarım kalan bir şiir belki de... O günden sonra Mısır'ın lisanına, sadaka vermek anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: ZÜLEYHA'NIN GÜLÜMSEMESİ.... ............................................. Bir gün Züleyha, ki o artık Yusuf'un özlemiyle bütün serveti ve bütün gücü de, gençliği ve güzelliği gibi kendisini terk etmiş bir kadındı, bir zamanlar görkemli alaylar eşliğinde ve bir ışık topu halinde geçtiği kentinin sokaklarından sessizce geçiyordu. Adımları hastalıklı ve ağırdı. Acımasız bir yaşlılık ve bir ahtapota benzeyen hastalık tarafından kuşatılmışsa da kalbinden daha fazla acıyan bir yeri yoktu. Züleyha hala AŞKTI. Sessiz derin gecelerdeki gözlerin gibi parıldayan yıldızlar Ve bu geceyi aydınlatan ay gibi yüzün Ve geceye sıcaklığını veren kalbin Her şey SEN, SEN, SEN .... Ateşe düşen yaş kütüğün önce boğula boğula, sonra alev alev, sonra köz yanması gibi Züleyha da yanıyordu. Ne bir çığlık, ne bir şikayet. Çıt yok! Rüzgar eser ilden ile Sağlıkta bitmez bu çile “Var“dan öte “yok“ta bile Ben hep seni düşünürüm… Züleyha dayanıyordu. Züleyha'nın içinde büyüyen HU yangını, bunu kendisi de bilmiyordu. Bir ah’tı Züleyha sadece. Kelam yoktu, eylem yoktu. Yürüyordu ama yürüdüğü yolun mahiyetini henüz fark etmiyordu. Yürek umutlara gebe olalıdan beri Sevenler ayrılıklara yenik düşmedi hiç Gönlümüz dar ağacındayken bile Ölüme küsüp Sadece aşkımızı sevmeyi sevdik biz… Bütün istediği Züleyha'nın, kendisine Yusuf'tan haber getirecek birisiyle karsılaşmak, onun soluk alıp verdiği havayı içine çekmek, onun adımlarını ya da gözlerini iz düşürdükleri yerden toplamaktı. Züleyha böyle var oluyordu. Yittiğini zannediyordu da zahirini görenler, Züleyha böyle büyüyordu. Aşktan yana söz duyunca Ben hep seni düşünürüm Uçsuz hayaller boyunca Ben hep seni düşünürüm…. O gün Züleyha, ki o artık ne zengin, ne de genç ve güzel bir kadındı; çok kez ölmüştü de gövdesinde bir kez bile ölümü duymamıştı kalbinde. Bacaklarındaki derman kesilince yavaş yavaş, olduğu yere çömeliverdi. Sırtını dayadı da bir duvara yumdu gözlerini. Gözlerinin önünden geçerken Yusuf'un dahil olduğu eski zaman düşleri, efendiyi köleye, köleyi efendiye dönüştüren hikayenin özeti. Hani kardelen göğe aşık olur da Başını karın altından çıkarır ya, Zemheri yüreğim der ki; Kardelen kadar cesaretin yoksa sakın aşık olma… Züleyha bir sesle irkildi. Bir dilenciydi bu. Elinde asa, sırtında yırtık bir hırka vardı. Gözlerinde; düşenin dostu olan o yeganeden başkasına güvenmemenin emniyeti. Dedi: Züleyha, bir zamanlar ne kadar, hem ne kadar yardım ettiğin bu yoksulu sen elbet hatırlamazsın. Ölümün ürpertili uçurumunun kıyılarından tutup da geri çekiverdiğin onca muhtaç arasından bu silik soluk simayı elbette bulup çıkaramazsın. Ama sen şimdi ben olmuşsun. Belin bükülmüş, Mısır’ın aysız gecelerine benzeyen saçların beyazlamış, Nil'in pürüzsüz sathına benzeyen tenin buruşmuş. Yoksul düşmüşsün, aç ve yalnızsın. Keşke ben de senin yerinde olmuş olsam da ellerinden tutabilsem. Ama gel gör ki sana verebilecek hiçbir şeyim yok, kalbimin dışında…. Böyle diyerek dilenci Züleyha'ya gülümsedi. Gülümsemesinde dilencinin şefkat vardı. Nasıl kapanır bu kanayan yara Nasıl anlatılır ki sana bu hal Terimde tuz gözyaşımda bal Bağdaş kurarmısın soframa Gözlerimde umut yüreğimde aşk Ölümleri boşlayıp düşer misin sevdama…. Züleyha'nın kalbi Yusuf'u yitirdiğinden bu yana hiç olmadığı kadar genişledi. İlk kez Züleyha derin bir nefes alabildi. Ve bildi ki, durur gibi görünen hayat, devamlı değişmektedir ve padişahın gedaya (dilenciye) dönüşmesi zannedildiği kadar da zor değildir. Yeni bir deyim daha girdi Mısır’ın lisanına bu anlamda... DİLENCİNİN ZÜLEYHA'YA GÜLÜMSEMESİ.... ..................... Evet CANLAR, gerçekten küçük gibi görünse de, gerçekte “KÜÇÜK ŞEY YOK” değil mi ?... Bu bir gülümseme olsa dahi… O zaman sizler de en sevdiklerinize küçücük bir gülümser misiniz ?... Sevdiğinizin lisanına yeni bir deyim girsin.... EN SEVDİĞİMİN GÜLÜMSEMESİ....: - )) |
| |
| Sponsored Links |
| Hanemiz.com on Facebook |
11-20-2008, 02:27 PM
| #3 (permalink) |
| Üye Üyelik tarihi: Nov 2008
Mesajlar: 14
Tecrübe Puanı: 3 ![]() ![]() | Yusuf'un Birinci Gömleği 'Bizzat kıssayı anlatanının ifadesiyle “kıssaların en güzeli” Yûsuf Sûresi, sükûneti içinde heyecan verici olayları vermesiyle, pürüzsüz anlatımının ardında şaşırtıcı kırılmaları aktarmasıyla sayısız ibreti içinde saklayan Kuyu dibinde kıskançlık belasını, kadın karşısında şehvet fırtınasını, zindanda unutulmuşluk sınamasını, kardeşleri karşısında intikam tuzağını atlattıktan sonra, tam da dünyada rahata kavuştuğu demde, dünya hayatının hepsi hepsi bir rüya olduğunu fark edip “ölüm”ü, yani “ebedî uyanıklığı” isteyen Yûsuf gibi, bize de Yusûf kıssasının derin akışından ebedî serinlikler, sonsuz uyanışlar devşirmek düşüyor. İşte yola çıkıyoruz. Kıssada geçtiği şekilde üzerimize üç ayrı Yûsuf gömleği giydirildiğini görelim ki içinde yaşadığımız “rüya”yı, uyurken kendimizi uyanık sandığımız derin “rüya”yı yormak üzere uyanalım; gözlerimizi, göz kapaklarımızı açmaktan öte bir uyanıklığa açalım. “Yûsuf’un gömlekleri”, kıssanın üç kırılma yerinde ortaya çıkar. İlk kırılma, Yûsuf’un güyâ “iyiliğini isteyen kimseler”in onu kimsenin bulamayacağı bir kuyuya attıktan sonra, babalarının karşısına ağlayarak çıkıp “Meğer, Yûsuf’u kurt kapmış!” dediklerinde gerçekleşir. Yûsuf’un üzerinden çıkarıp sahte bir kanla lekeledikleri gömlek, Yûsuf’un iyiliğini ister görünüp onu kötülüğe terk edenlerin sahte çaresizliklerinin, yalancı iyilikseverliklerinin sembolü gibi durur. Yûsuf’u kuyuya itenler Yû-suf’un dost bildikleri, sevgi umduklarıdır. İşte biz de her vesileyle, “dost” ellerin “sıcak dokunuşu”yla günahların kıyılarına itekleniyoruz, bedenimiz günâhlara akan yokuşların başında tutuluyor sürekli. Kötülüklerle aramızdaki direnç noktalarını kırmaya, çirkin olana karşı durmamızı sağlayan fıtrî yokuşları düzlemeye ayarlıdır çoğu çağdaşlık manevraları. Bizi bilen ve seven Rabbimizce “Sarhoşluktan uzak durun!” diye uyarıldığımız halde, sarhoşluğa yakın sıcak yüzlü, dost çehreli mekanlar, “bir kereden bir şey olmaz ki!” etiketli fırsatlar, “iyi niyetli” ve “dostane” tadımlıklar sunuluyor bize. Ayaklarımız sürekli kuyuya yakın tutuluyor, uçurum kenarlarında kaygan zeminlere davet ediliyoruz. Rabbimiz tarafından, “Zina yapmayın!”dan önce, “Zinaya yaklaşmayın!” diye uyarılıyoruz; çünkü yaklaşılan şey zina ise yapılması hayli kolaylaşır.Bir diğer ifadeyle, “yaklaşılmış zina” ile “yapılmış zina” arasındaki mesafe, “uzak durulmuş zina” ile “yaklaşılmış zina” arasındaki mesafeden çok daha yakın olmalı ki, çok daha dayanılmaz bir çekime tutuyor nefisleri. Buna göre, zina yapmamanın en pratik yolu zinaya yaklaşmamaktır. Zinaya yaklaşanın zina yapmaya direnmesi, zinadan uzak duranın zinaya yaklaşmaya direnmesinden çok daha zordur. Oysa, çağ, bizi zinaya hep “yakın” yerlerde dolaştırıyor; billboardlarda, reklam sekanslarında “zinaya yakın duruşlar” estetize ediliyor, magazin haberlerinde, pazarlama tekniklerinde, modernliğin çoğu sosyal tezahürlerinde “zinaya yakınlaşmalar” süsleniyor, popülarize ediliyor, normalleştiriliyor, kanıksatılıyor, kışkırtılıyor. İnsan, “yakınlaşılmış zina” ile “yapılmış zina” arasındaki karşı konulmaz çekim alanına savruluyor. Peki ya, sarhoşluk ve zina örneklerinde görüldüğü gibi bizi hiç yaklaşmamamız gereken kuyuların başına itekleye itekleye getirenler, o kuyuların içine düşecek olduğumuzda ardımız sıra geliyorlar mı? Bizim hayırhâhımız gözükenler, bize iyilik ediyormuş gibi yapanlar, bizi getirdikleri eğimli alanda yaşayabileceğimiz kaymaların sorumluluğunu da paylaşıyorlar mı? “Biz seni kuyunun başına kadar iteledik, düşmene sebep olduk, ver elini çıkaralım seni bu kuyudan!” diyorlar mı? Hayır, hayır! Sarhoş olmamız için çok sayıda kapıyı tebessümle ve kolaylaştırarak açanlar, sarhoşluğumuzun sonucunu hiç görmezden geliyorlar. “Sarhoş olabilirsin/olmalısın ama sarhoş olup adam öldürürsen karışmayız!” diyorlar. “Zina yakınlığı içinde yaşaman için seni sonuna kadar destekliyoruz; ama zina edersen seni tanımayız!” diyorlar. Sevgi beklediklerimiz, dostluk umduklarımız Yûsuf gibi kuyuya itiyorlar bizi. Üstelik bunu sevgileri adına, dostlukları gereği yaptıklarını ima ediyorlar. Ancak düştüğümüzde, elimizden tutmalarını beklerken, üzerimizdeki gömleği de çıkartıp sahte acımalarla, ikiyüzlü şefkatlerle kanlayıp bizi gerçekten sevenlere, “Ne yapabilirdim ki, onu kurt kaptı!” diyebiliyorlar. Magazin haberleri kadar, cinayet ve kaza haberleri de süslü ve çekici bir tüketim malzemesi oluyor. Modernliğin günaha doğru dönen tekerine sokulası çomak olmasını umduğumuz “kanlı” üçüncü sayfa haberleri Şimdi, Yûsuf’un birinci gömleğini henüz kuyuya itilmeden ve sahte kanlarla lekelenmemiş haliyle üzerimizde hissedebiliyor muyuz? Yoksa, çoktan beri, kör kuyular içine yuvarlanmış halde, nefsine “köle” olarak satılmayı göze almış olarak, hâris bir kervanın insafını mı bekliyoruz? (*) Bu yazıda ve -inşALLAH(c.c.)- takip edecek yazılarda işlemeyi umduğum, Yûsuf kıssasında geçen “üç gömlek”in şimdiki hallerimize göndermeler olarak yorumlanması gerektiği fikrini muhterem Abdullah Yıldız’ın Yûsuf’un Üç Gömleği (Pınar Yayınları, 2006) adlı zarif ve çarpıcı çalışmasına borçluyum. **** Yusuf a.s çocukluk döneminde bir gömlekle ; üzerine yalancı kan bulaştıran KANLI GÖMLEKLE simgelenir . bu gömlek, bir yandan Yusufun kıskanç,sevgisiz ve mağrur kardeşlerinin yalana ,hileye,hudaya,azgınlığa taşlınlığa ....dalmışlıklarını simgelerken ,öbür yandan da Yusuf un meleksi masumiyetini ,simgeler .. masum günahsız Yusuf mağrur kardeşlerinin gadrine uğradığı için mağdur ,zulme uğradığı için mazlumdur . Abdullah yıldız birinci gömlek için böyle başlar ... yusufun 3 gömleği adlı kitabından 1. gömlek masumiyet / mağduriyet ve mazlumiyet gömleği . .. |
| |
11-20-2008, 02:27 PM
| #4 (permalink) |
| Üye Üyelik tarihi: Nov 2008
Mesajlar: 14
Tecrübe Puanı: 3 ![]() ![]() | Yusuf'un İkinci Gömleği Yûsuf’un ikinci gömleği Yûsuf kıssasının ikinci kırılma yerinde ortaya çıkar. Kuyuya itilen Yûsuf çocukluktan çıkmış güzeller güzeli Bu ifade, birçok anlamda, çağımızın resmini çizmektedir. “Evimiz” dünyadır. Öyle çok cinsellik objesiyle bezenmiştir Ayrıca kapılar sıkı sıkıya kapatılmıştır da! Çünkü, pazarlama ve ikna etme tekniklerinin cinsellik üzerinden olması modalaştırılmıştır; zihinsel ve duygusal olarak aksini düşünecek cılız bir ışık bile sızmamaktadır kapı aralığından. Sözgelimi, “gençlik bayramı”nda körpecik kızların etek boylarının diz üstüne çıkması değil, diz altına indirilmesi ayıp görülür bu çağda. Kapılar kapalıdır; çünkü cinsellik unsurları öylesine yaygın ve sinsice kullanılır ki, öylesine beklenmedik ve çarpıcı biçimde ortaya dökülür ki, bakışları başka bir yere kaçırmak mümkün değildir. Her köşede, her sözde, her sahnede, her reklamda cinsellik başını aniden uzatır. Kapılar kapalıdır; çünkü cinselliğin kuşatması altında kadının kendisini kalbiyle ortaya koymasına, erkeğin kadını kişiliği üzerinden tanımasına fırsat yoktur, gerek Bir bakıma, kızlarını diri diri toprağa gömen bedevî âdetinin modern yansımalarıdır yapılan. Kadınların ve erkeklerin kişiliği çekici ve cilâlı bedenlerinin toprağına diri diri gömülür. Nice kadın ruhu kimliksiz tenlerin parıltısında, sadece şehvet malzemesi kılınmış beden parçalarının sığlığında yağmalanır. Mini eteklerin açıkta bıraktığı ince ve uzun beden parçaları pazarlama tekniklerinin saygıdeğer malzemesi olarak sunuldukça, kadının yüzünde beliren kişiliği görünmez hale gelir, silikleşir, önemsizleşir. Bacaklarına endekslenerek “tanınır” kadınlar, göğüs dekolteleri üzerinden kıymet kazanırlar. Cinselliğin sıradan malzemesi haline gelen kadınların önce isimlerini değiştirmeleri kişiliklerini cinselliğin kumları altında yok etmeye razı oluşlarının bir işareti olabilir mi? Demek ki, gerçek imliği ile, izzetli kişiliği ile “orada” bulunamıyor kadın. Sadece “dişi” olmaya indirgeniyor, “insan” olarak kimliğini ortaya koymaktan utanıyor. Yine bu yüzden olsa gerek, meşru olmayan bir ilişki, sadece “an” içinde yaşanır; öncesi yoktur, sonrası yoktur. Meşru olmayan bir ilişki, sadece bedenler arasında olup biter; kalbi yoktur, ruhsal derinlikten yoksundur. Zina edilecek kadın, sanki birinin kızı ya da anası olamayacakmış gibi, sanki birinin kardeşi ya da karısı olamazmış gibi, bütün yakınlıklarından soyutlanarak tanınır. Kısaca, kendi bedensel varlığı içine “gömülür”, tensel hazları kişiliğinin üzerine toprak gibi atılır. Çağımız, cinselliğin kızdırılmasını norm haline getirerek, bizi sürekli şehvetin çekim alanı içinde tutarak, kadının Yûsuf’a yaptığı “haydi gel!” teklifini daha ısrarlı hale getiriyor. Cinselliğin aşırılığı yaygınlaştırıldıkça, her erkek ve kadın kendisini sıkı sıkıya kapalı kapılar ardında buluyor; toplumun ayıplama baskısı üzerinden kalkıyor, çekebileceği vicdan azapları köreltiliyor, kendini kimseye hesap vermek zorunda olmadığı bir loşlukta buluyor, utançlarına çare olacak sofistike mazeretlerle donatılıyor. Yûsuf’un ikinci gömleği birinci gömleğinin aksine yırtıktır. Birincisi, yırtılmadığı halde üzeri kanlanmış bir gömlekti. Bu, kanın sahte olduğunun işaretiydi. Bir kurt gömleği sağlam bırakıp bedeni paralayacak değildi ya! İkinci gömlekteki yırtık Yûsuf’a kastedenin bedenine kastettiğini açıkça gösteriyordu; ama kan yoktu. Bedenini yok etmek değildi Yû-suf’un gömleğini yırtan kadının niyeti. Aksine, Yûsuf’un bedeni ile birlikte olmayı murad ediyordu; aksine, bedenini yüceltmek istiyordu. Şu halde, bir kurdun Yûsuf’un gömleğini yırtmadan kanını akıtabileceğini öne süren kardeşlerin mazeretleri ne kadar sahte ise, bedenini incitmeden, kanını akıtmadan Yûsuf’un gömleğini yırtan kadının Yûsuf’a muhabbeti de o kadar sahtedir. Kıssada, kansız ve yırtık gömleğin öznesinin ettiği, kanlı ve yırtıksız gömleğin öznesinin edebileceği ile kıyaslanarak gözler önüne seriliyor. Bedeni okşayıp yücelten şehvet, bedeni parçalayıp yok eden dehşetten daha dehşetli görünüyor. ****** Hz .Yusufun ikinci gömleği ,sadece onun ismetini ve iffetini ,namus ver haysiyetini kararlılıkla koruma çabasını simgelemek ile kalmaz ,aynı zamanda ihlas ve takva sahibi bir kul olan Yusuf un hem Rabbine hemde efendisine sadakatini ,vefasını kanıtlayışının delili olur . ve onun ,Rabbinden haya etmek suretiyle ,hem haram işleyip Rabbinin gazabına uğramaktan hemde efendisine ihanet etmekten kurtulması,günümüz mümin gen. öncüleri için çok güzel bir örnek oluşturur. abudullah yıldız .. ismet /iffet ve ihlas gömleği .. Konu sentert tarafından (11-20-2008 Saat 02:29 PM ) değiştirilmiştir. |
| |
11-20-2008, 02:32 PM
| #5 (permalink) |
| Üye Üyelik tarihi: Nov 2008
Mesajlar: 14
Tecrübe Puanı: 3 ![]() ![]() | Yusuf'un Üçüncü Gömleği İnsan unutkandır; öylesine unutkandır Unutkan, zaman içinde, unuttuklarının çevrelediği ve sınırlarının ötesindeki her şeyi yok saydığı (Anlatıldığına göre, aniden kaynar su içine atıldıklarında sıçrayarak tepki gösteren kurbağalar, yavaş yavaş ısıtılan suya konulduklarında daha itaatkâr bir davranış sergiliyorlarmış, itirazsız haşlanıyorlarmış. Çünkü yavaşça ısıtılan suda, kurbağa vücut sıcaklığının “üzerindeki” sıcaklığı, yine o sıcaklığın vücudu “üzerindeki” etkisi nedeniyle algılayamaz hale gelir. İhtimal ki insan da bilinç dışına kaydırdıklarının, hatıralarından uzaklaştırdıklarının giderek artmasının yine bilinci ve uyanıklığı üzerinde artan etkileri nedeniyle uyanıklık alanının daralmasına itiraz edemiyor, bilincini “haşlıyor”.) Rüya, bilincimizin dışarıda bıraktıklarından taşanların gözlerimizin önüne serildiği bir haldir. Garip ki tam da kendimizi unuttuğumuz uykuda, uykunun da uykunun kendisini unuttuğumuz yerinde “görülür”. Önünde eksisi olan bir rakamın önüne yeni bir eksi koyduğumuzda pozitifleşmesi gibi rüya iki unutuşun birbirine vurulmasıyla, birbiriyle çarpılmasıyla gün yüzüne çıkıyor, hatırlanıyor. Kendimizi uyanık saydığımız/sandığımız uyku halinin yırtıldığı yerdir rüya. Yûsuf’un üçüncü gömleği rüyalar sonrasında gelen bir “uyanış”ın, bir “hatırlanış”ın habercisidir. Bu yüzden, birinci ve ikinci gömleklerden farklı bir yerde durur. Yûsuf’un birinci gömleği Yûsuf’a rağmen üzerinden çıkarılır ve kanlanır; Yûsuf niye çıkarıldığını bilmez. İkinci gömlek Yûsuf’a rağmen yırtılırken, Yûsuf niye çıkarılmak istendiğini bilir. Kansız ve yırtıksız olan üçüncü gömleği ise bizzat Yûsuf kendi üzerinden çıkarır, kendi iradesiyle bedenini çıplak bırakır. Birinci gömlek, Yûsuf’un kardeşleri tarafından kıskançlık/haset hesabıyla çıkarılmıştı; kıskançlık/haset ise bencilliği besler. Bencillik üzerinden başlayan eylem ise insanın kardeşini kuyuya itmesini, babasını üzüntüye boğmasını sonuç verir. İkinci gömlek, Züleyha tarafından cinsellik/şehvet hesabıyla çıkartılmak istenmiş, yırtılmıştı. Cinsellik/şehvet ise nefsaniyeti besler. Nefis üzerinden başlayan eylem ise sevdiğini kendi bedenine hapsetmeyi, unutuşun zindanına itecek bir aldırmazlığı doğurur. Oysa, üçüncü gömlek, bizzat Yûsuf tarafından kardeşlik/merhamet saikiyle çıkarılır. Yûsuf, hem bedenine kasteden kardeşlerinin gözleri önünde, hem de bedeninden murad almak isteyen Züleyha’nın ülkesinde, gömleğini çıkartarak bedenini savunmasız hale getirir. Böylece onları, içlerinde unutayazdıkları, unuttukça da hatırlama ihtiyacı hissetmeyecekleri, eksikliğini asla çekmeyecekleri, eksikliğini bilmedikleri için de hiç peşine düşmeyecekleri kardeşlik/merhamet’e çağırır. Bencilliğimizi besledikçe bizi başkalarına, özellikle de yakınlarımıza sağırlaştıran, yetimi ve yoksulu itip kak(tır)an sözde kardeşlerimize inat, kardeşlerimize merhamet etmeye ve onları hoşgörmeye çağrıdır üçüncü gömlek. Cinselliğimizi kışkırttıkça bizi bedenlerimizin cilâlı görüntüleri içine hapseden, lezzetlerimizi şehvetin sığlığına iteleyen sözde aşıklarımıza inat, bizi kalbimizin derinliğine, ruhumuzun sonsuz nefesine çağırır üçüncü gömlek. Hasılı, üçüncü gömlek, “sıla-i rahim”dir; yakınlığın keşfidir. İnsanı ben’i ve bedeni üzerinden sivrilterek yakınlarının dertlerine biganeleştiren çağa karşı durmanın yolunu gösterir. İnsanı içinin içinde sakladığı rahmete yabancılaştıran çağa direnmenin usulünü öğretir. Yûsuf kokulu, Yûsuf bakışlı o gömlek, yakınlıkları yeniden keşfetmeye, insanı kalbinin ve ruhunun dairesinde ağırlamaya, üzerimizde giderek kalınlaşan unutuş kabuğunu çatlatıp “rahmetin rahminde” büyüdüğümüzü yeniden hatırlatmaya çağrıdır. Yûsuf’un üçüncü gömleği, unuttuğumuzu hatırlatır bize. Yûsuf’un üçüncü gömleği unuttuğumuzu unuttuklarımızı da hatırlatır bize. Bizi Yûsuf’leyin dünyanın aldatıcı çekimi karşısında çıplak kılar, ölümün gerçeği önünde bahanesiz bırakır. Böylece “ele gelmez” hale gelir, bize kurulan tuzaklardan uzak kalırız. ***** «Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkânını) verdin, sözlerin yorumundan da (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların arasına kat.» yusuf suresi 101 .ayet.. her müslüman ve her genç öncü tıpkı Yusuf gibi ,bütün iyilikleri ,güzellikleri ,başarı ve mutlulukları ALLAH tan bilerek şükretmeli ve her fırsatta Yusuf a.s yukardaki duasını okumalıdır . bir müminin iman üzere ölmekve hem bu dünyada salih insanlarla bir arada olmaktan hemde öbür dünyada salih insanlarla bir arada olmaktan daha güzel bir arzusu , isteği ,duası olabilir mi ? Abdullah yıldız .. yusufun 3 gömleği ... 3. gömlek iktidar ,istikrar ve istikamet gömleği .. |
| |
| Hanemiz İstatistikleri ve Dost Siteler | |
| Kimine Göre Forum, Bize Göre Aile ! - www.Hanemiz.Com |